HAYDİ CANIM GÖRÜŞÜRÜZ
İçinden geçtiğimiz süreç tuhaf. Duyduğumuz kalıplar tuhaf. “Ges ges gerildim”. “Yeter artık hep siyaset hep siyaset”, “Uf bu adamlar hiç gitmeyecekler mi başımızdan”, “Neydik, ne olduk”, “Attır oradan bir İlber Ortaylı capsi de havamızı bulalım” –Aman İlber Hoca kızmasın, en derin sevgi ve saygılarımla-

Toplum içinde uzun bir süredir belirsizlikler yaşıyoruz. Aslında bu belirsizlikler çekirdekte, kendi ailemizde, ilişkimizde cereyan ederkenbir de topluma dalga dalga yayıldı. Beklemiyorduk bu yayılmayı; ya da yeni ayrımlaşmadan sonra şöyle diyelim %45 olarak  beklemiyorduk bu yayılmayı, % 55’imiz ise bekliyorduk ve yayılmanın aktörleriydik.

Buram buram siyaset kokmayacak bu yazı. Yani ges ges gerilmeyin, aman! Lakin geçirdiğimiz sürece sosyal bilimler gözüyle dünyaya bakmaya çalışan, felsefi ve psikolojik temelleriyle anlamlandırma çabası içinde olan naçizane bir vatandaş olarak duyarsız kalmanın imkansız olduğunu düşünenlerdenim.

Seçim geçti, gerginliği uzun süre geçemedi bedenler ve beyinlerden. Kimimiz hangi partiyi tutarsak tutalım o gece sabahlara kadar çalıştı, kimimiz sabaha doğru 3. çay demliğini kaynatıp televizyona bakarken kara kara düşündü uykudan şişmiş, geleceğe dair kaygılı ve/ veya kaygısızca “ne olacağız” diye. Yani iki haberim var size; birincisi kötü sayılabilecek, diğeri ise iyi olabilecek. Kötüden başlayalım; sonra iyiye geçelim diyorum; ya siz ?

Birincisi üst paragrafta yer alan bir cümlenin içinde geçen ve/veya kalıbı. Ve/veya güzeldir, olasılıkları çoğaltır aslen ve çoğulluğun olduğu yerde eleştirellik, farklı düşünce, buram buram farklı argüman kokusu gelir burnunuza. “Farklılıklar mozaiğimizdir” cümlesidir bize
ilkokuldan beri öğretilen; biz farklılıklarımızla varız, bu yüzden düşüncelerimizi çoğaltıp yeniliyoruz, çağ atlıyoruz –atlamaya çalışıyoruz-. Durum şema itibariyle iyi fakat bakış açısı itibariyle tek kaşımızı kaldırıp diğerini irdelemeye geçtiğimizde kötü.

Seçim çalışmaları alanlarda sürerken, seçim arabaları bangır bangır ne idüğü belirsiz, tek sözcüğü bile anlaşılmayan şarkılarla- türkülerle hoparlör patlatırken bizler ayrımlaştık. Artık birisi diğerine “bana yaklaşma” gibi bakıyor ve bu sonuç yeri geliyor bacanaklar arası tartışmalara, yakın akrabalarla katlanılmaz mecburi görüşmelere kadar götürüyordu bizi.

İnsanların bazılarının olur verdiğine diğeri hayır diyor, dedirttiriliyor ve bizim renkli- ahenkli mozaik sanki tek renk oldurulmaya çalışılıyordu; ister kırmızı deyin, ister gri, ama tek renk.
Bu mozaiğin rengi internet başından kalkmamakla, war craft, diablo gibi oyunları sabaha kadar oynamalarıyla suçlanıp adeta hımbıllıkla nitelendirilen genç neslin azıcık yerinden kıpırdamasıyla az çok kendini belli etmişti aslında... Orada bir duruş vardı; ne A partisi, ne B
partisi. “Sivil İnisiyatif” duruşu; yani insani, hümanist, düşüncelerince haklarını arayan, yasakları kınayan, kesilecek üç ağaç için gecelerini dışarıda geçirenlerle dolu duruş. Kimisine çok enteresan geldi bu durum, ne de olsa kız çocukları gece o saate kadar dışarıda olurlar mıydı? Üç ağaç kesilir yerine üç ağaçlı ortasında yapma fıskiyeli başka bir yer açılırdı belki de. Ve/veya kavramı gittikçe derinleşiyordu; bir tarafta kefenini giyip uğruna ölürüz diye seslenen gençlerle dolu bir manzara, diğer tarafta ise üzerindeki 2 haftalık yırtık tişörtüyle gezen, evine uğramayan, düşüncesi doğrultusunda “yasaklara başkaldıran” bir diğer manzara.

Seçim üstü alandaki çalışmalarda bizzat yaşadığım bir durumu size aktarmak isterim. Bir hanım geliyor karşıdan, oldukça hoş- bakımlı- temiz. Alanda 3 parti var kendi reklamını yapıp broşürlerini dağıtan. Kadın tesadüfen benim yanıma yaklaşıyor ve diyor ki: “Bıktım gerçekten bıktım. Bu topluluğun bir şey olsa birbirine saldırma ihtimalinden bıktım, bangır bangır seçim müziklerinden bıktım, ayrımlaşmaktan, diğerinin nereli olduğunun sorulmasından; berikinin siyasi görüşü doğrultusunda işe alınıp, işten çıkarılmasından bıktım. Ben siyasi görüşümü bugüne kadar asla dillendirmedim, gittim oyumu kullandım fakat şu içine düşürüldüğümüz hal öyle kötü ki en sevdiğim parfüm şişem parasını ödeyip ben kullanamadıktan sonra kırılmış kadar kendimi kötü hissediyorum. Tek tip düşünüp, acımasızca diğerini yok sayanların hemen kaçıyorum yanlarından haydi canım görüşürüüüzzz diyerek”.

Yapılan benzetme inanılmaz hoşuma gitmişti. Hanımefendi hayatta en çok değer atfettiği parfüm şişesinin kırılmasıyla duyduğu acıyı, ötekileştirilmekte duyduğu acıyla bağdaştırmıştı. Ne güzel bir bakış !
İlla beylik laflar etmeye gerek yok; işte bu, işte bu kadar kısa !

Herkesin bir hayat amacı vardır, genellemesek te şu an amacı olmayanlar dahi bir amaç edineceklerdir kendilerine. Bu amaçta eskiden çok apolitik bir nesil vardı karşımızda, şimdi ise politik düşünceleri olan kavram karmaşasını kaldırıp yalın haliyle yer edinmeye çalışanlar var hayatımızda. İşte işin iyi tarafı ! Bunu bütün sabrını kullanıp karşı tarafla tez- antitez gerginliğine varmadan sentez yaratmaya çalışanlarda da görüyoruz; “ben bilirim, bu doğrudur, aa şuralı mısın kesin bu partiyi tutuyorsun, başımızdakiler götürmedi ki, yenisi gelse onun götürmeyeceği ne malum” gibi argümanlarla düşüncelerini aktarmaya çalışanlarda da. Peki özet neydi ?

Biz gerilmiştik. Gerginliğe ilaç var. Ama ilaç hayat boyu size garanti sağlamıyor maalesef. Doktor kontrolünde hayatınız boyunca kullanmak zorunda olacağınız bir ilacınız yoksa, tek ilacınız vicdanınız, kalbiniz ve beyniniz. İşte burada da kırılma noktası biraz kendimiz gibi düşünenleri değil de düşünmeyenleri anlamaya çalışmaktan geçiyor. Herkesi kendimize
benzetmek mümkün değil, öyle olsaydı dünya elbette çok tatsız olurdu fakat haz alacağımız nokta “bir şeyle ilgili her şey, her şeyle ilgili bir şey” bilme noktasına odaklanırsa daha farklı tatlar alacağımızı düşünüyorum hayattan. Okuyarak, araştırarak, eleştirerek, eleştiri kabul
ederek ve insan olduğumuzu reddetmeyerek. İşte o zaman birbirimizi daha çok anlayacağız ve “ötekileştirme” olgusunu sosyolojik iklimimizden uzak tutacağız. Yani artık “Haydi canım görüşürüüüzzz” diyerek yalan söyleyip “bir daha görüşür müyüm be seninle !” diyip koşarak uzaklaşacağımız ortamları var etmeden, varsa da tartışmayı üretkenlikle devam ettirip sonlandırarak yapabileceğiz bunu. Evet bu imkansız değil. Seveceğiz birbirimizi, üstünlük taslamadan, korkutmadan, korkmadan eleştirerek, saygı duyarak.

Ges ges gerilmeyelim; ruhumuzu canlı tutalım. Biz varız ve bizi var eden vicdanımız ve düşüncelerimiz. İşte bu noktada duralım ve bakalım kendimize; farkında mıyız, değişiyor muyuz ? Ve/ veya hangi yönde ?

Uzm. Psk. Büke Okyay