Bilge kendi mutluluğunun ustasıdır. (Plautus)

“Günü yaşayalım arkadaşlar; hayattan keyif alalım”. Bu mudur, hayatın tüm amacı?

Bence, değil. Hayatın amacı, fayda yaratabilmektir. ("Hadi ya, nerden çıktı?" diyenler, yazıyı okusun lütfen).

Arkadaşlarımı (ve kendimi) gözlemliyorum; daha fazla nasıl rahat ederiz, nasıl keyif alırız, derdindeyiz. Aramızdan kim daha keyifli faaliyetler yapıyorsa, o daha bir savunuyor, yaptıklarını.

Allahın zevk alma mekanizmasını neden kurduğu belli: Soyun devamını sağlamak için. Yemek zevkli, seks zevkli, gezmek zevkli, spor zevkli, insanların arasında bulunmak zevkli.  Hepsinin de yaşamın devam ettirilmesinde katkısı var.  Yemek, vücudun ihtiyacı olan besin ve mineralleri sağlıyor. Seks, üreyerek soyun devamını  sağlıyor.  Gezmek, daha iyi yaşam şartlarının ve besinlerin bulunmasına imkan veriyor, belki de daha iyi bir eşin. Spor zevkli, sağlığa katkıda bulunuyor. İnsanların arasında bulunmak zevkli,  yırtıcı hayvanlara karşı güvenlik sağlıyor… Zevk, var olmanın doğal bir uzantısı.

                Ama var olmanın amacı değil! Zevk almanın fazlası olmuyor. Bir sınırı var: Üst, üste yiyemezsin, sürekli seks yapamazsın, sürekli spor yapamazsın. Zevkin bir sınırı var.  Yaşamın tamamını zevke adayamazsın çünkü günlük yapabileceğin zevkli faaliyetler sınırlı.

                Esasında nasıl bir felsefe belirlemiş olursan ol, zevk zaten senin doğal bir uzantın olarak gelişiyor. Ama bazılarımız tüm hayatı, buna adamış görünüyor. Yaşam eşittir zevk. Bu fikri savunanlara Hedonist deniyor ve kökü Epiküre kadar dayanıyor.

                Yaşamının tamamını zevke ayıranlar, doğal olarak elde edebilecekleri süreçlere, uğraşarak ulaşan bir yapıya sıkışmış durumdalar. Kendiliğinden yuvarlanan bir tekerleğin içinde, boşuna koşturan bir sincap görüntüsü geliyor, gözümün önüne. Hayatına yönelik, işleyen bir ekonomik yapı kurduğunda, zevk zaten seni bulacaktır.

                Seni, durup dururken bulmayacak şey ise mutluluktur. Mutluluk için hiçbir şey yapmasan bile, düşünmen gerekiyor. Hayat o kadar adil ki, mutsuzluk için zekaya gerek yok. En aptallar bile kolayca mutsuz olabiliyorlar. Ama mutluluk için düşünmek gerekiyor.

                Adamın birisi, kendini aramak için dağ başına çıkıyor ve beş yıl dağda yaşıyor. Kendisini bulacağına, tamamen kaybediyor. Metin Münir'in 09 Temmuz 2011'de, Milliyette yazdığı gibi tane, tane anlatılırsa:

Neil Ansell 30 yaşında, “bütün köprüleri yakıp” Gallerülkesinin en ücra köşelerinden birinde, elektriği, gazı, akarsuyu, telefonu olmayan küçük taş bir evde beş yıl yaşadı. Etrafı koruluklar, ağaçlıklarla çevriliydi ve evinden fazla uzakta olmayan bir yerde bir dere akıyordu. Kimseye rastlamadan herhangi bir yöne doğru otuz-otuz beş kilometre yürüyebileceği kadar ıssızdı Penlan. Haftalarca bir insanla karşılaşmadığı olurdu…

Başlangıçta acaba sıkılır mıyım diye endişeliydi. Ama çok geçmeden yapmak istediklerinin tamamını yapmaya vakit bulamadığını keşfedecekti. Canı sıkılamazdı. “Yalnızlık insanın hür iradesi ile seçmediği bir tek başınalığın sonucudur. Kucaklanan tek başınalık yalnızlığın tersidir.”

Zaman zaman “Neden bir köpek edinmiyorsun, yoldaşın olur” diye soran arkadaşları neyin peşinde olduğunu anlamaktan uzaktı. O, yoldaş aramıyordu. Yoldaşsız yaşanan hayatın anlamını arıyordu. “Geriye ne kalır, soyup attıktan sonra, kim olduğunuzu anlamanıza yardımcı olduğunu sandığınız şeyleri?”

Geriye ne kalır?

Arkadaşlarınızı, ailenizi, toplumdaki yerinizi, mesleğinizi, sosyal ve kültürel statünüzü, özetle, toplum coğrafyasında yerinizi belirleyen her şeyi attığınızda, geriye ne kalır? Bu soruyu Penlan’a gelmeden öce sorsaydınız Ansell’e, “Gerçek benliğiniz” diye cevap verecekti.

Doğru cevabın bu olmadığını yılların geçişiyle öğrendi. Bir başınalığı uzadıkça dikkati içe değil dışa yöneldi. İçine baktığı zaman gördü ki bulunabilecek gerçek, sabit bir benlik yoktur. Ne vardır onun yerinde? Zamanla, gittikçe daha güçlü bir biçimde, çevresinde kanat çırpan kuşlardan farklı olmadığını hissetti. Onlarla arasındaki sınır sanki ortadan kalkmıştı. Egosu, Penlan’ı zaman zaman saran sise karışıp yok olmuştu. “Bu tepelere kendimi bulmaya geldim ama bulmak yerine kaybettim. Ve bu ölçülemez derecede daha iyi oldu.”
Gittikçe münzevileşerek ve garipleşerek hayatının geriye kalan kısmını Gal tepelerinde geçirebilirdi. Ama, daha çok kadınlarda görülen bir şey onu kalabalıklara geri döndürdü. Aşerer gibi şiddetli bir istekle çocuk sahibi olmak istedi. Bir kadınla tanıştı, evlendi, iki kız sahibi oldu. Hâlâ ve zaman zaman tek başına Penlan’a geri dönüyor. Kendini daha iyi öğrenmek değil unutmak için.

Bir martıdan, bir kuştan, bir böcekten farkımız yok. Aradaki sınır kalktığında, dünyayla ve everenle aynı ve bir hissettiğimizde, coşkunluk ve mutluluk bizi sarıyor. İnsanlar için de böyle, sadece yakın çevremizle sınırlı kalmadan, tüm herkesi anladığımızda ve sevdiğimizde, daha mutlu oluyoruz.

İnsanlara karışmanın, en doğru yolu ise onlara bir fayda yaratmaktan geçer. O nedenle sevgi dolu din adamları, bilim adamları, düşünürler, sanatçılar hep bir fayda yaratmanın peşinde olmuşlardır. Bu durum bir tesadüf olamayacak kadar sıktır.

Gerçekten mutlu olmak isteyen, üretir ve faydalı olur.

Mutlu Kalın.

Umut Ahmet TARAKCI